Lovable Darkness
Bir rendenin içerisindeyim. Duvara vuran küçük masa lambası aydınlatıyor odamı. Loş. Diğer odalar ise karanlık ve sessiz. Sadece ben varım. Durduğum yerde dönüyorum. Birinin adımlarını duyuyorum. Uzaklaşıyor git gide. Rendenin deliklerinden bakmaya çalışıyorum ama hiçbir şey göremiyorum. Yüreğimde eşsiz bir sızı ve zihnimde bitkin bir sessizlik var sadece. Bağırıyorum, çağırıyorum, ciğerlerim yırtılırcasına haykırıyorum ama sesimi duyuramıyorum kimseye. Sessizliğe karşı konuşmak neden? diye soruyorum kendi kendime. Bir cevap alamıyorum yine sessizlikten. Sadece görmek istenilen görülüyor ve duymak istenilen duyuluyor. Ben bunun için ne kadar çırpınırsam çırpınayım, bir yere kadar. Etrafıma bir duvar örülmüş. Penceresi yok. Sadece bir kapısı var. Arada bir açılıyor, içeri ışık giriyor. Mutlu oluyorum. Fakat en gerekli anlarda sımsıkı kapanıyor o kapı ve ben karanlıkta kalıyorum. Karanlığa dokunmuyor bir ışık. Sadece sessizlik. Bir şarkıya kısılı kalmışım, sözlerinin dışına çıkamıyorum. O şarkı kadar varım sadece. Sınırları aşıp dışarı çıkmak için, var olmak için attığım her adımda şiddetle oturtuluyorum yerime. Anlatacak bir hikayem yok. Yazacak şiirlerim yok. Yaşamak, hissetmek, sessizlikle savaşmak yeterince meşgul ediyor beni. İstemediğimden de değil. Yapamıyorum sadece. Bu cümleleri kurmak için bile yumruğumu sıkıyorum ve hücum nidaları atıyorum. Eskisi kadar üzülmüyorum. Uzun zamandır doğru düzgün, beni diplerin dibine çekecek derecede üzülmüyorum. Bu yüzden yazamıyorum. Çünkü yaşadığım ilk kırgınlıkta burada buluyorum kendimi. Kelimelerin arasında dans ederken izliyorum benliğimi. Oysa utanırım, pek dans edemem.
Yorumlar
Yorum Gönder