On Bin Gün

 Şöhret, şehvet ve vahşet. Günün sonunda gözlerimi kapayıp kafamı yastığıma koyduğumda aklımı esir alan düşünceler bunlar. Kış son nefesini vermeye başladı ve bir başkaldırı başladı. Ne bir endişe ne de bir kuşku. Her şey, olması gerektiği gibi. Adım adım geliyor bir şey. Bu gelen ölüm mü yoksa ölümsüzlüğün başlangıcı mı bilmiyorum. Bilmek istediğim kesinlikle söylenemez. Gözlerimi kapatıyorum ve görmek istediklerimi görüyorum. Sessizlik, savaş, isyan, aşk, tutku. Her birinin sonunda da bir haykırış. Kendisini tekrara almış kelimeler ve cümleler kazdıkları dipsiz çukurun içinde kaybolmayı tercih ediyor ansızın. Nedendir bilmem, son zamanlarda fazlasıyla İkarus'u düşünürken buluyorum kendimi. Güneşe yakın uçtu, kanatları yandı ve düştü. En azından koca bir destan bize bunları anlattı. İnanmak ya da inanmamak ise bizlere kalıyor. İnsanoğlunun engin özgür iradesinin örneğinden başka bir şey değil. Adımlarımız bizim. Seçimlerimiz bizim. Sevdiklerimiz, yaktıklarımız, dokunduklarımız bizim. Kandan kalma bir miras bile böylesine güçlü hissettiremez hiçbir varlığı. Göklerde süzülmek isteyişim bir destanın yankısına ait olma arzusu mu yoksa yeryüzünde beni zincirleyen her şeyden uzaklaşmak mı? İkarus düştü, evet ama İkarus uçtu. İkarus kimsenin dokunamadığı bulutlara dokundu. Daidalos sonuçlarını bilmeksizin mi büyük bir özveriyle yaptı o kanatları? İkarus uçtu, adı tarihe, destanlara, asla silinmemek üzere kazıldı. Binlerce yıl geçti üzerinden tanrıların. Sıra bize, bana geleli çok olmadı mı? Yeter artık bu kadar avare yaşamak. Yok daha fazla kokusunu ve tadını görmezden gelmek şu eşsiz yaşamın. Ben aranızdayım. Ben sizden biriyim. Ben sizin gibi değilim. Gözlerimin önünde bir bir düştü insan taneleri. Kendi babam, yaşlandı, toprağa karıştı. Annem kuşlarla bir olmak istedi ve bir tepenin üzerine serpildi. Kardeşlerim yaşadı çokça fakat zaman onları da yakaladı bir çıkmaz sokakta. Önce günler, haftalar, ardından da aylar ve yıllarca bekledim sıramı. Benim sıram hiç gelmedi. Bir lütuf mudur yoksa lanet mi bilemem. Şöhret, şehvet ve vahşet gözlerimi kapattığımda görebildiklerim sadece. O kadar çok adım attım ki şu yeryüzünde, gözlerimin dokundukları kaybetti gerçekliğini. Her bir dokunuş eskidi ve soldu. Hatırlıyorum ama hepsini. Hiçbirinin ne yüzü ne ismi ne de teninin hissi çıktı aklımdan. Hepsi gitti, bir tek ben kaldım. Ölümsüzlük bir sanrı gibi. Asla kestirilemez bir düşünce. Binlerce yıl da verilse asla tahmin edilemez bir varoluş. Sonsuzluk sükunet getirir sanmayın sakın. Ölümsüzlük ve insanlık birbiriyle uyum sağlayabilen bir ikili değil maalesef. Zaman geçtikçe benliğimi esir altına alan hüzünler, aşklar, korkular önce yoğunluğunu ardından da zincirlerini kaybediyor. Üzerine bir de bitmek bilmeyen bir zaman ekleniyor. Yüzlerce yılın ardından geriye sadece şöhret, şehvet ve vahşet kalıyor. Bana insanlığımı hatırlatan tek şey ise içinde hapsolduğum bu bedenin aynadaki yansıması. Peki neden? Bu yıllar, tüm yaşananlar ve arta kalanlar neden? Milyarlarca canın arasında bir başka olmam neden? Son zamanlarda bu soruların açtığı kapıların hepsinden tek bir şey çıkıyor. Destan.

Give me mine.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Twenty Eight

My Side

Kışın Fısıltıları