Kırmızı Deniz

 Kırık ahşap parçalarının sessizliği bozan tıkırtıları bu karanlıkta gözlerimi açtıran. İstenmeyen bir misafir veya bir hırsız değil kesinlikle. Paylaşılan yalnızlığımın bir anımsatıcısı sadece. Yeryüzünün en karanlık koridorlarında bulmayı beklemezdim bu sakinliğimi. Cama vuran yağmur damlaları ve dışarıdan ara sıra gelen rasgele sesler dışında bir varlığı kalmıyor dışarıdaki dünyanın. Sokaklarda oluktaki su gibi akıp giden insanlar yok. Çöpleri toplamaya gelen kamyonlar yok. Işıkları sönmüş ve yaşama tamamıyla küsmüş bir şehir var sanki. İçimde edindiği yere artık sığamayacak kadar büyüyen hislerim taşmaya başlamış paçalarımdan. Çizgi filmlerdeki kokan karakterlerin etrafına yayılan kötü koku çizgileri gibi görünüyor bu hissettiklerim. Kötü koktuğundan değil tabi, yalnızca varlığını en kolay böyle taşırabiliyor gözler önüne. Ki zaten neyi nasıl simgeleyeceğini dikte edebilecek bir isteğim bulunmuyor. Nasılsa öyle olsun.

"Belki cam kırıklarının arasındadır aradıkların," diye fısıldıyor kulağıma gecenin bu saatinde. Ağzımı açıp bir cevap vermek istemiyorum. Aradığımı düşündüğüm şeyleri bildiğim zamanlardan artık çok uzaklardayım. Bunu da hiçbir zaman negatif bir gerçeklik olarak algılamadım. Varoluşum zaman içerisindeki akışkanlığını koruduğu sürece hiçbir şeyin yeterince kalıcı olamayacağını kabullendim. Öz olarak kalan bazı gerçeklikler dışındaki her şeyin vazgeçilebilir veya düzenlenebilir şeyler olduğunu bilmek eşsiz bir özgürlük fırsatı sundu bana. Aradıklarım değişiyor. Arzularım değişiyor. İhtiyaç duyduklarım değişiyor. Öncesinin vazgeçilemezleri şimdinin akılda yer edinemeyen düşüncesi olabiliyor. Tüm bunlar, hayatta kalmayı kolaylaştırıyor ve çoğu şeyin anlamını yitirmesine engel oluyor. Belki de tüm bunlar yalnızca olduğunu düşündüğüm fakat gerçekten uzak bir gerçekliktir. Fakat ben öyle olduğunu düşünüyorsam, öyle olmalıdır, değil mi?

Bazı günler dışarıdaki yüz kesen soğuğa ait hissediyorum kendimi. Sanki benim yerim kalın çoraplarla sarılı, örgü hırkası ile masa başında oturmuş evdeki kaloriferin ısısıyla rahatlamaktansa orada, dışarıda. Atılan her adıma şüpheyle yaklaşılan, soğuktan bir an olsun kaçılamayan ve daimi bir rahatsızlığı iliklerime kadar hissedebileceğim o buz kesmiş sokaklar, olmam gereken yer. Varmak istediğim bir yer veya yolculuğa başladığım bir yer olduğundan değil. Yalnızca o adımları atabilmek için. Kimi yokuşu hızlı adımlarla çıkıp ısınınca anlık rahatlayacağımı düşünürken köşeyi döndüğümde karşılaştığım keskin rüzgar ile hayal kırıklığına uğrayan düşüncelerim. İşte bu süregelen çaresizlik, bir türlü oturduğun sandalyeye yerleşememe hissi beni çağıran. Hareket halinde kalma arzusu. Gidecek belirli bir yerimin olmasındansa yol boyunca uğrayacağım mekanları, sokakları ve gözlerime değecek gözleri sunmak istiyor bu soğuk havalar bana. Öyle üstü kapalı, altı boş bir istek de değil kesinlikle. Soğuk sebebiyle hasta olmanın ve ölümün üzerini çizerek sunuyor bunu bana. Kapalı bir döngü. Eksiksiz bir tecrübe. Çünkü bitmezse yürüdüğüm sokaklar, tükenmez adımlarım ve silinmez adım bu şehrin kaldırımlarından.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Twenty Eight

My Side

Kışın Fısıltıları