Duman

Adım adım takip ettiğim derinliklerin vakit geçtikçe gözden kaybolduğunu görmek zaman zaman tahrip ediyor beni. Her ne kadar canım yanmıyor gibi davransam da soluklaşan günlerimin bahçemden birer birer kopardığı yaprakların süzülüşü asla eksilmiyor düşüncelerimden. Tüm pencereleri kapatıp perdeleri çeksem de gözlerimin önünde kalıyor çürümüş o ağaçlar. Bilinçli bir takip sürdürüyorum yalnızca. Bir şeylerin eksildiğinin ve bunların etkilerinin farkındayım fakat bir şey yapıp yapmamak konusunda bütünüyle kararsızım. İçimi kemiren bir kararsızlık değil elbette. Yalnızca yetişkinliğin getirisi durgunluğun bunları talep ettiğini kabulleniyorum. Öyle şımarık bir çocuk gibi her istediğini alamıyor tabii ki. Yeri geldiğinde ‘hayır’ cevabını alıyor ve oturuyor yerine. Bazı sınırların çiziliyor oluşundan bence yetişkinlik de memnun. Belki de yanılıyorum ve bilinçli aktivitelerime karşı çok daha aktif bir yaklaşım sergilemem gerek, bilmiyorum. Her şekilde günler geçiyor ve bir kez daha ‘iyi’ aylar geri geliyor. Havalar güzel ve yapacak işler az olduğunda deniz kenarında veya denizde bulabilmek kendimi, bu ayları ‘iyi’ yapıyor. Öyle yüzmeyi severim, sıcak havalara bayılırım falan değil kesinlikle. Yalnızca tüm aidiyetimi çekincelerimden arınmış bir şekilde gün yüzüne çıkarabilme imkanı verdiği için. Birkaç gün önce fark ettim ki bu arınmışlığı hissetmek için bir yolum daha var; saçımı sakalımı tamamen kesmek. Herhangi bir seçim şansı bırakmadan tüm çıplaklığıyla bilincimi ortaya çıkmaya zorluyor bu gerçeklik. Bakmayın, saçlarımı kesmek kafamı o kadar hafifletti ki boyun ağrılarım azaldı. Bıyık ve sakallarım için aynısını söyleyemem ne yazık ki. En son neredeyse dört yıl önce tamamen kesmiştim bıyıklarımı. Yansımamı bıyıksız görmek bunca yılın ardından hala beni bir çocuk gibi savunmasız hissettiriyor. Tıpkı bu cümlelerin arasında kendine yer edinebilen, hiçbir engele rastlamadan süzülebilen düşüncelerim gibi bütünleşmiş benliğimle. O yoksa ben de yokum ve olmamak için çok güzel günler. Göze istenilenden fazla standart gelen bu günlerimin arasına ufak ufak yerleştirdiğim rutinlerim her geçen gün daha da artarak ilerliyor. Değişimin devasa kütlesinin altında kendi yolunu şaşıran benliğimi her şeyin hala aynı olduğunu vurgulayarak ve arkasından iş çevirerek yürütüyorum sokak lambalarının kendini gösteremediği yollarda. Altyapı eksikliğinden değil, yalnızca sessiz adımlara olan alışkanlık sebebiyle kapalı ışıklarım.  Belirsizliğin damağımda kalan tadının kaldırımlara serildiği bu sokakların hiçbir zaman eksilmeyecekler arasında olduğunu bilmek tazeliyor tüm tadı. Göz kapaklarım birbiriyle kavuşuyor ve canlanıyor zihnimde süzülen dalgalar. Her bir dokunuşun beklendik etkisi, dillendirilen pişmanlıkların suyun yüzeyindeki yansıması ve diğer her şey birbiriyle iç içe. Kabuslarını süslemiş kasabanın her bir karışını ezbere bilen bir benlik, dilediğince özgür, yer ve zaman fark etmeksizin. Her adımından emin, her sözünde kesin. Yalnızca tanrıların kulağına çalınmak için yazılmış, kavraması güç akışı ve kimi zaman duyulamaz tınılarıyla gözlerimin önüne serilen eşsiz bir opera. Her ne kadar denemiş ve dilemiş olsam da bilinçli bir şekilde yeniden oluşturamadığım bir ahenk. Sadece bazı günler, bazı geceler, bazı saatler, hatta bazen yalnızca birkaç dakika boyunca erişebildiğim bir varoluş. 

Olmak istediğim yerde değilim. Olmak istediğim insan değilim. Fakat geliyor günlerim, görüyorum. Adım adım ilerliyorum. Çok sürmez, tüter bacası evin ve dökülür kan kaldırımlara.  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Twenty Eight

My Side

Kışın Fısıltıları